1 Ocak 2015 Perşembe

Dini Kıssa ve Hikayeler

Altın Tas
           

Efendimiz (sav): "Altın tasla kevser suyunun başında ümmetimi bekleyeceğim. Oraya gelenlere ikram edeceğim. " der.
Ahir zaman gençlerini görünce elindeki tası bırakır.
Bunu görenler; "Ya Rasulullah! Onlara vermeyecek misin?" deyince Rasulullah onlara: "Ahir zamanda alnını secdeye koyan gençlerle arama altın tası koymak istemiyorum onlara elimle ikram edeceğim." der..
Başörtüsü
           
Hoca cezaevine atılır ve ateist bir adamla aynı koğuşta kalır.
Bu ateist bir gün sorar:
-"Hoca bu başörtünmesi nedir?
Yaz-kış devamlı kapalı, sıcaktan pişerler degil mi?"

Hoca:
-"Bir mektup yazarsın ve açık gönderirsen sahibine gidene kadar herkes okur o mektubu Ama kapalı gönderirsen, bir sen bilirsin içinde yazılı olanı, bir de alacak sahıs" diye cavap verir..
Ellerimi Geri Ver Baba

‎6 yaşındaki çok yaramaz çocuk eline makası alır ve yeni alınan koltukları kesmeye başlar.
Babası eve gelir çocuğu görür, elinde makas ve koltuklar paramparça..
Baba deliye döner ve, ceza olarak çocuğun ellerini bi sandalyeye bağlar sabaha kadar öyle bırakır.
Sabah olduğunda çocuğun elleri mosmor, ve Kangren olmuş. Hastaneye giderler ve, çocuğun elleri kesilir.
ertesi gün babası eve gelince çocuk ona döner ve; Babacığım bak bugün hiç yaramazlık yapmadım, ellerimi geri ver lütfen der, ve baba dayanamayıp intihar eder.
Yunus Balığı

Küçük bir kız öğretmeni ile yunuslar hakkında konuşuyordu.,
Öğretmen bir yunusun insanı yutmasının fiziksel olarak imkansız olduğunu söyledi, çünkü yunusun boğazı çok küçüktür.
Küçük kız “Yunus peygamberi” bir yunusun yuttuğunu söyledi,
sinirlenen öğretmen yunusun insanı yutamayacağını tekrarladı, bu imkansızdı.
Küçük kız şöyle dedi:
“Cennete gittiğim zaman Hz. Yunus’a soracağım.”
Öğretmen “Ya Hz. Yunus cehenneme gittiyse?” diye yanıtladı.
Küçük kız ” O zaman sen sorarsın” dedi..
 Oyuncak Kimin
5 çocuklu bir aile hep birlikte lunaparka gitmiş.
Babaları oyunlardan birinde tüfekle bütün hedefleri vurmuş ve kocaman bir oyuncak ayı kazanmış.
Sonra çocuklarına dönüp sormuş:
“Evet, bakalım bu oyuncak kimin olacak? Hanginiz annenizin her dediğini yapıyor, ona hiç karşılık vermiyor?”
Çocuklar önce bir durmuşlar, birbirlerine bakmışlar ve hep bir ağızdan cevap vermişler:
-“Tamam babaa, oyuncak senin!..”
 Yandım Ya Resulullah
Hendek Savaşı öncesi hendekler kazılırken, Peygamber Efendimiz de dahil sahabeler günlerce aç kalmışlardı.. Öyle dayanılmaz hale gelmişti ki karınlarına taş bağlamışlardı...
Resulullah sahabeleri kontrol ediyordu.. Hz. Ömer'in yanına geldiğinde,
Nasıl gidiyor ya Ömer! diye sordu.. Hz. Ömer de:
Yandım Ya Resulullah! cevabını verdi..
Resulullah'ın gözleri doldu.. O'nun sıcaktan ve açlıktan böyle söylediğini düşündü..
Ya Ömer! Sana böyle dedirten sebep nedir? diye sordu..
Hz. Ömer batmaya yakın olan güneşe bakarak,
İkindi namazım geçiyor, yandım ya Resulullah! dedi..
Ve hemen namaza durdular...
Peki ya biz..! Güneşin altında günlerce aç susuz iken namaz aklımıza gelir mi acaba...?
Bilezik
Bir şehirde namuslu bir aile varmış. Koca kuyumcu, kadın ise ev hanımıymış. Bir gün kadın her gün süt getiren erkek satıcıdan süt almak için kapı aralığından tenceresini uzatmış. Ama sütçü önceden yapmadığı bir şeyi yapmış. O gün kadının elini şehvetle tutuvermiş. Kadın tencereyi hemen bırakıvermiş. Sütçünün yaptığına çok üzülmüş. Kocası evine geldiği zaman ağlayarak, "Söyle bugün ne yaptın ki benim başıma şöyle bir iş geldi?" diyerek olanı anlatmış. Bunun üzerine adam şöyle bir itirafta bulunmuş: ''Hanım özür dilerim, bugün hiç yapmadığım bir işi yaptım. Bilezik almak isteyen bir kadın, 'takamıyorum bana yardım et' deyince, bileziği koluna takarken, bunu sanki zor oluyormuş gibi geciktirerek yaptım ki, kolu bir iki saniye daha çok elimde kalsın. İşte senin başına gelenin sebebi budur.'' demiş.
‎4 SORUYA 4 MÜKEMMEL CEVAP

Bir adam Hz. Ali’ye geldi ve “Sana sormak istediğim dört sorum var” dedi.
İlim Şehrinin Kapısı “Buyur, sor” dedi. Adam sordu.
“Vacip nedir? Vacipten evvel vacip nedir?...”
Hz. Ali cevap verdi. “Tövbe etmek vaciptir günahları terk ise ondan önce vaciptir.”
.Adam sordu.“Yakın nedir? Yakından yakın nedir?”
Hz. Ali cevap verdi. “Kıyamet yakındır ölüm ondan daha yakındır.”
Adam sordu.“Acayip nedir? Acayipten daha acayip nedir?”
Hz. Ali cevap verdi.“Dünya acayiptir dünyayı sevmek ise ondan daha acayiptir.”
Ve adam son olarak, şu soruyu sordu.
“Zor nedir? Zordan daha zor nedir?”
Ve Hz. Ali, bu son soruya da, şöyle cevap verdi.“
Kabir zordur; azıksız, amelsiz kabre girmek ondan daha zordur.”.
Bismillah

Hoca vaazında;

“Bismillâh diyerek yürürseniz, suyun üzerinden batmadan geçebilirsiniz.” der.
Bu söze inanan bir köylü, artık köprü yerine nehirden geçmektedir.Bir gün hocayı evine davet eder. Kabul eden hocayla birlikte giderken, karşılarına nehir çıkar ve adam nehrin üzerinden yürüyerek geçer. Ama hoca suya girmeye cesaret edemez. Şaşkın köylü:
“Hocam böyle dememiş miydiniz, gelsenize!” diye seslenir. Hoca şöyle cevap verir:
“Onu söyleyen dil bende; ama ona inanan kalp sende…!”
DOĞUM GÜNÜ HEDİYESİ

Fırına geldiğimde ortalıkta ekmek görünmüyordu. Eski bir dostum olan fırıncı,
"Biraz bekleyeceksin hocam," dedi. "İki-üç dakikaya kadar çıkartıyorum."

Kenardaki tabureye oturup beklemeye koyulurken, içeriye yaşlıca bir adamın girdiğini gördüm. Eskimiş ceketinin sol yakası altında bir madalya parıldıyor ve yürürken hafifçe topallıyordu. Selam verdikten sonra, fırıncının tezgahına yaklaşarak, "Ekmeklerimi alayım," dedi. "Benim ikizler acıkmıştır."
Fırıncı, adamın kendesine uzattığı torbayı alarak tezgahın altına eğildi ve bir gün öncesine ait olduğu anlaşılan ekmeklerden dört-beş tane çıkardı.

Ben o arada oturması için kendi yerimi o adama vermiş, tezgahın yanına iyice yaklaşmıştım. Ekmeklerden birkaç tanesinin şekli değişmiş, katılaşmış, taş gibi olmuştu.

Fısıltı şeklinde fırıncıya sordum. Neden taze ekmeği beklemesini söylemiyorsun? Biraz sonra çıkacak ya!..

"Bayat ekmekleri kendisi istiyor." dedi fırıncı. "Çok fakir olduğundan, ona yarı fiyatına veriyorum."

"Kim bu adam?" diye sordum.

"Kore gazilerinden " dedi. "Oğluyla gelini bir trafik kazasında vefat edince, ikiz torunlarını yanına almıştı. Yıllardır onlara bakıyor, hem de çok az bir maaşla."

Fırıncının anlattıkları karşısında içimin yandığını hissediyor ve ufak da olsa bir şeyler yapmak istiyordum.

"Aradaki farkı ben vereyim," dedim. "Hiç olmazsa bugün taze ekmek yesinler.

" Fırıncı, teklifimi kabul etti ve biraz sonra da, fırından yeni çıkan taze ekmekleri adamın torbasına doldururken şekli bozuk, bayat ekmekleri de tezgahın altına koydu.

"Çok şanslısın hacı amca," dedi. Çocuklar için sana bugün pasta gibi ekmek vereceğim."

Yaşlı adam, bir evlat sevgisiyle kucakladığı torbayı göğsüne bastırırken. "Allah, senden razı olsun evladım" dedi.

"Bugün onların doğum günü olduğunu nereden biliyordun?"
ANNE HAKKI

Hazreti Peygamberimiz (s.a.s.) eshabıyla oturmuş sohbet ediyordu. Bir kadın sahabe Resulullah'ın huzuruna telaşla girerek:

- Ya Resûlellah! Şu anda kocam ölüm dçşeğinde, belki biraz sonra ölmüş olacak... Yalnız yanında kelime-i şehadet getirdiğimi anladığı ve kendiside getirmeye çalıştığı halde şehadet kelimesi getiremiyor. Kocamın ima...nsız gitmesinden korkuyorum. Bu hususta bir yardımınızı bekliyorum, dedi.

Hazreti Peygamberimiz:
- Kocan sağlığında ne gibi kötü harekette bulunurdu? diye sordu.
Kadın hiçbir kötü amelinin olmadığını, namazını kılıp her türlü ibadetini noksansız yerine getirmeye çalıştığını söyledi.

Bu sefer Peygamberimiz:
- Kocanızın dünyada kimi var? diye sordu.
Kadın ihtiyar bir annesi olduğunu söyleyince Peygamberimz (s.a.s.) kadının kocası Alkama'nın anasın huzura çağırdı. Hazreti Alkama'nın anası, Hazreti Peygamberimizin huzuruna çıktı. Peygamberimiz:
- Oğlun sana karşı nasıl hareket ederdi? Oğlundan memnunmusun? diyr sordu.

Alkamanın anası:
- Ya Resulullah, oğlum evleninceye kadar çok iyi muamele ederdi. Evlendikten sonra hanımını dinledi, bana hor bakmaya başladı. Hatta son zamanda evini bile ayırdı. Ben de üzüldüm, onun bu hareketine, dedi.

Peygamberimiz (s.a.s.) yaşlı kadına; oğlunun ölüm döşeğinde olduğunu, hakkını helâl etmediği takdirde cehennem azabı çekeceğini söylediyse de kadın:

- Hakkımı helâl etmem ey Allah'ın Resûlü, dedi.
Alkama ise evde yatıyor, hâlâ şehadet kelimesi getiremiyordu.

Hazreti Peygamberimi, kadının annelik şefkatini harekete geçirmek için, orada bulunanlara:
- Bana biraz odun hazırlayın, diye emir verdi.

Kadın hayretle :
- Odunu ne yapacaksın ya Resûlellah! diye sormaktan kendini alamadı.
Çünkü o da şüphelenmişti.

Peygamber Efendimiz :
- Oğlunu yakacağım... Zira yarın cehennemde yanacağına cezasını burada çeksin, daha iyi buyurunca, kadın dayanamadı,

- Oğlumun gözümün önünde yanmasına razı olamam ya Resûlellah ! Ona hakkımı helal ediyorum, dedi.
Murat hasıl olmuştu... Hazreti Peygamberimiz, Bilâl-ı Habeşi Hazretlerini göndererek :

- Git bakalım, Alkama ne haldedir? buyurdular.
- Bilâl-i Habeşi Alkam'nın yanına varıp şehadet kelimesei telkin ettiğinde, Alkama'nın dili açılmıştı :
- Lâ ilâhe illallâh, Muhammedün Resûlüllah, deyip ruhunu Allah'a teslim etti.

Kaynak: Büyük Dini Hikayeler, İ.Sıddık İmamoğlu, Osmanlı Yayınevi
Şeytan

Şeytan'ın yolu bir köye düşmüş, sırtını bir ağaca dayamış ve buzağısı kazığa bağlı olan ineği sağan genç bir kadını uzaktan izlemeye başlamış.

Şeytan, kadını epeyce izledikten sonra buzağının ipini biraz gevşetmiş.
Buzağı da annesinin sağılmasını aç karnına izlemeye daha fazla dayanamamış.

Debelendikçe boynundaki ip biraz daha gevşemiş ve sonunda hepten çözülmüş.

Koşarak annesini emmeye giden buzağı, süt kovasına çarpmış ve bütün sütler yere dökülmüş.

Sağdığı süt ziyan olunca siniri tepesine çıkan genç kadın, eline geçirdiği odunu buzağının kafasına vurmuş.

Yavru kan içinde yere yıkılmış.

Yavrusuna saldırıldığını gören inek bir tekmede kadını öldürmüş.

Uzaktan geçmekte olan kadının kayınpederi, ineğin gelinini öldürdüğünü görüp,
elindeki tüfekle ateş ederek ineği öldürmüş.

Silah sesini duyan koca koşup gelmiş.

Karısını yerde cansız yatar, babasını da elinde tüfekle görünce, silahını çekip tek atışta babasını öldürmüş.

Kısa bir süre sonra gerçeği öğrenen genç adam
bu kadar acıya dayanamayacağını düşünüp bir kurşun da
kendi kafasına sıkarak canına kıymış.

Şeytan gülerek, şimdi herşeyin sorumlusu olarak beni görürler.

Buzağının ipini gevşetmekten başka ne yaptım ki ben?

BANA BAKAN, KENDİNİ GÖRÜR!

           
Ebu cehil birgün Peygamber Efendimiz'e "Beni Haşim'de senden daha çirkin suratlı biri gelmemiştir!" dedi. Peygamber Efendimiz "Her ne kadar haddini aştınsa da, yine de doğru söyledin!" dedi. Biraz sonra Hz. Ebubekir Paygamber efendimiz'in yanına gelince "Ey güneş yüzlü Resul! Senden daha güzel, daha parlak bir yüz görmedim!" dedi. Efendimiz bunun üzerine "Ey aziz dost! doğru söyledin!" dedi Orada bulunanlar bu durum karşısında şaşırıp "Ey ulu Peygamber! Bu ikisi birbirine zıt şeyler söyledi, sen ikisinede "doğru söyledin! dedin, bunun sebebi nedir? "diye sordular. Peygamber Efendimiz "Ben Allah'ın cilaladığı bir ayna gibiyim, bana bakan kendini görür" buyurdu.
Fakir

Musa (a.s.) Ve fakir.
Musa Aleyhisselam bir fakiri görür, fakir giyeceği olmadığı için kumun içine girmiştir.
Fakir:Ya Musa, bana dua et. Cenab-ı Hak ban yetişecek kadar dünyalık versin, yoksulluk beni tüketti.
Musa Aleyhisselam dua eder.
Hak Teala fakire dünyalık verir.
Bir müddet sonra.
Musa Aleyhisselam bir kalabalık görür, ne oluyor diye yaklaştığında, o fakirin kalabalığın ortasında olduğunu görür ve sorar.
Bu ne haldir, ne oluyor burada?
Bu adam şarap içmiş, kavga etmiş, kavga ettiği adamı da öldürmüş, şimdi ona kısas uygulanacak. Musa Alayhisselam bunun üzerine, Allah'ın adaletine bir kere daha iman ve bu cüretinden dolayı tovbe eder ve şu ayeti okur:
Eğer Cenab-ı Hakk kullarına rızkı lüzumundan fazla verseydi, yeryüzünde ne azgınlıklar yaparlardı
Allah cc herkese layık olduğu şeyi vermiştir.
Öküzdeki iki boynuz eğer eşekte olsaydı, kimseyi yanına sokmazdı. Bazı acizler olur ki kuvvet kazanır kazanmaz, kalkar acizlerin elini büker.
Her şeye şükür edelim ki her şey hayırlısı olsun inşallah
Azrail in Güzelliği

Kanser hastanesinde başhekimken Serap adında genç bir hanım hastam vardı. Bu hastam göğüs kanserine yakalanmış ve tedavi için yurt dışına gitmek istemesine rağmen, bazı formaliteler sebebiyle o imkanı bulamamıştı. Serap ı özel bir ilgiyle bizzat ben tedavi altına aldım. Ve kısa bir süre sonra da iyileştiğini gördüm. Ancak Serap"ın da bütün diğer kanserliler gibi ilk 5 yıllık süreyi çok dikkatli geçirmesi gerekiyordu. Bir iş kadını olan Serap, 4 yıl kadar sonra 1 ihale için İzmir"e gitmek istedi. Kışaylarında olduğumuz için uçakla gitmesi şartıyla kabul ettim. Maalesef bilet bulamamış ve benden habersiz bindiği otobüsün kaza geçirmesi üzerine 6 saat kadar mahsur kalmış. Dönüşünden kısa 1 süre sonra kanser, kemik ve akciğerine yayıldı. Serap bacak kemiklerindeki metastaz nedeniyle yürüyemez hale gelirken, hastalığın akciğerdeki tezahürü sebebiyle de devamlı olarak oksijen cihazı kullanıyor ve söylediği her kelimeden sonra ağzını o cihaza yapıştırarak nefes almak zorunda kalıyordu. Evine gittiğim gün, yine güçlükle konuşarak:

-"Doktor bey"dedi."Ben size...dargınım -."Niçin?"diye sordum.
-"Siz dindar bir insanmışsınız. Niçin bana da, ALLAH ı, ölümü, ahireti anlatmıyorsunuz -?"

Dini inançlarının çok zayıf olduğunu bildiğim için bu teklifi karşısında oldukça şaşırdım. Onu üzmemeye çalışarak:
--"Doktora ulaşmak kolaydır"dedim."Parayı bastırdın mı istediğine tedavi olursun. Ancak iman tedavisi için gönülden istek duymalısın..."

Konuşmaya mecali olmadığından"Ben o isteği duyuyorum"manasında başını salladı. Artık ümitsiz bir tıbbi tedavinin yanı sıra, ebedi hayatın ve saadetin reçetesi olan iman derslerimiz başlamış ve dersler"hızlandırılmal -ı öğretime"dönmüştü. Anlattığım iman hakikatlarını bütün ruhuyla meczediyor ve arada bir soru soruyordu.Vefat -ına bir hafta kala:
-"Doktor bey"dedi."Ben ölürken ne söylemeliyim?"
-"Senin durumun çok özel"dedim."Kelime-i Şehadet sana uzun gelir. O anı farkedince"Muhammed""(s.a.v) sana yeter."

O, haliyle tebessüm ederek yine başını salladı. Çok ıstırabı olduğu için Serap"a sürekli morfin yapıyor ve O"nu uyutmaya çalışıyorduk. Ben, bir iş seyahati sebebiyle bir müddet ziyaretine gidemedim. Dönüşümde annesi telefon ederek:

-"Serap, bir haftadır morfin yaptırmıyor."dedi."Sabahlara kadar inliyor ve çok ıstırap çekiyor. Hemen eve gittim ve iğne yaptırmamasının -sebebini sordum. Aldığım cevabı hala unutamıyor ve hatırladıkça ürperiyorum."Ya morfinin tesiriyle ölüme uykuda yakalanır ve son nefeste"Muhammed"diyemezsem?.

İşte Serap, böyle bir hanımdı. Bu arada benden istihareye yatmamı ve eğer bir kaç gün daha ömrü varsa , son günü uyanık kalacak şekilde morfin yaptırılmasını rica etti. Ben hiç adetim olmadığı halde cuma gününe rastlayan o gece istihareye yattım ve Serap"ın acizliği hürmetine sandığım salı gününe kadar yaşayacağına dair işaret sezdim.

Ertesi gün Ona:
-"Hiç korkma!"dedim."İğneyi vurdurabilirsin -."

Ve Serap bir veda niteliği taşıyan bu görüşmemizde son sorusunu da sordu:
-"Doktor bey...Azrail bana nasıl görünecek?"
-"Kızım"dedim."O bir melek değil mi? Hiç merak etme, sana yakışıklı bir prens gibi gelecektir."

Salı günü Serap"ın ağırlaştığı haberini alınca hemen eve gittim.Ancak vefatına yetişememiştim. -Ailesi tam manasıyla perişandı. Sadece kendisine uzun müddet bakan dindar bir hanım akrabası ayaktaydı ve beni görünce yanıma gelerek:
-"Doktor bey, biliyor musunuz, bu evde biraz önce bir mucize yaşandı!"dedi ve devam etti:
-Serap, bir saat kadar önce oksijen cihazını attı ve"yataktan kalkması imkansız"denmesine rağmen kalkarak abdest aldı, iki rekat namaz kıldı.Bütün ev halkı hayretten donup kaldık. Ve kelime-i Şehadet getirerek vefat etmeden biraz önce de:

-Doktor beye söyleyin, dedi. Azrail, Onun söylediğinden de güzelmiş!...

[-Onk. Dr. Haluk Nurbaki den gerçek bir hatıra-]

ALLAHÜ TEALAYI BILIRMISIN?

Abdullah bin Mübarek, bir gün yolda gidiyordu. Önünde birkaç koyunla bir çoban çocuk gördü. Ona acıdı ve; "Zavallı, çocuklukta çobanlık yaparsa, büyüdükte Allahü teâlânın ibâdet ve mârifetine nasıl erişir?" dedi. Sonra kendi kendine; "Gideyim, ona Allahü teâlâyı tanımakta bir mesele öğreteyim." deyip, çocuğun yanına geldi ve:
-Evlâdım...
, Allahü teâlâyı bilir misin? buyurdu.

Çocuk:
-Kul nasıl sâhibini bilmez?" dedi.
-Allahü teâlâ'yı ne ile biliyorsun?
-Bu koyunlarımla.

-Bu koyunlarla, O'nu nasıl bilirsin?
-Bu birkaç koyun çobansız işe yaramaz. Bunlara su ve ot verecek, kurttan ve diğer tehlikelerden koruyucu birisi lâzımdır. Bundan anladım ki, kâinat, insanlar, cinler, hayvanlar ve canavarlar ve bu kanatlı kuşlar bir koruyucuya muhtaçtır. Bu binlerce çeşit mahlûkatı korumaya kâdir olan, Allahü teâlâdan başkası değildir. İşte bu koyunlarla Allahü teâlâyı, böylece bildim

-Allahü teâlâyı nasıl bilirsin?
-Hiç bir şeye benzetmeden bilirim.
-Böyle olduğunu nasıl bildin?
-Yine bu koyunlardan.

-Nasıl?
-Ben çobanım. Onların koruyucusuyum. Onlar benim korumam ve tasarrufumdadırlar. Onlara dikkatle bakıyorum. Ne onlar bana benzerler, ne de ben onlara benzerim. Buradan, bir çoban koyunlarına benzemezse, Allahü teâlânın elbette kullarına benzemiyeceğini anladım. Abdullah bin Mübârek:
-İyi söyledin. İlimden bir şey öğrendin mi? buyurdu.

Çocuk:
-Ben bu sahrâlarda, nasıl ilim tahsîl edebilirim, dedi.

-Peki başka ne öğrenmişsin?
-Üç ilim öğrendim. Gönül ilmi, dil ilmi ve beden ilmi.

-Bunlar nelerdir, ben bunları bilmiyorum.
-Gönül ilmi şudur ki, bana kalb verdi ve kendi mârifet ve muhabbeti yeri eyledi ki, bu kalb ile O'nu bileyim. O'nun sevdiklerine gönülde yer vereyim, sevmediklerine yer vermiyeyim ve böylelerinden uzak olayım. Dil ilmi şudur ki, bana dil verdi ve dili zikretmek, O'nun ismini söylemek yeri eyledi. Bununla O'nu hatırlatanları dile getirmeği, O'ndan bahsetmiyen sözden onu korumayı, böyle sözden uzak olmayı îmâ etti. Beden ilmi şudur ki, bana beden vermiştir ve onu kendine hizmet yeri eylemiştir. Böylece O'na hizmet olan her şeyi yaparım, hizmet olmayan şeyi ise bedenimden uzaklaştırırım.

Abdullah bin Mübârek, bunun üzerine:
-Ey çocuğum! Evvelki ve sonraki ilimler, senin bana bu öğrettiklerindir! dedikten sonra: Ey oğul, bana nasîhat ver, buyurdu.

-Ey efendi! Âlim olduğun yüzünden belli oluyor. Eğer ilmi Allah rızâsı için öğrendiysen, insanlardan istemeyi, beklemeyi kes. Yok, dünyâ için öğrenmişsen, Cennet'e kavuşamazsın, dedi.
Deli

Delinin biri camiye girer,belli ki namaz kılacak.
Ama oturmaz, meraklı ve şaşkın gözlerle etrafı süzer-dolanır.
Bir oraya, bir buraya her köşeye dikkatlice bakar ve hızla çıkar gider.

Az sonra sırtında bağlanmış odunlarla tekrar gelir camiye
ve tam namaza başlamak üzere olan cemaatle birlikte saf tutar.
Ama sırtındaki odunlarla güç bela bitirir namazını.

Eğilip kalktıkça yere düşen odunlar, çıkardığı ses vs. derken,
tabii cemaat de rahatsız olmuştur bu durumdan.
Nihayet biter namaz, bitmesine ama her kafadan bir ses çıkar.
Herkes kıpırdanmaya, adama söylenmeye başlamıştır bile.
İmama kadar ulaşır sesler, hafiften tartışmalar.

İmam aynı mahalleden, bilir az çok garibin halini,
şefkatle yaklaşır meczubun yanına ve der ki:
“Oğlum böyle namaz mı olur, sırtında odunlarla, sen ne yaptın?
Hem kendini hem de çevreni rahatsız ettin bak,
bir daha namaz kılmaya yüksüz gel olur mu?"

Bunu duyan meczub melül-mahzun, ama manalı bir bakışla sorar
“Âdetiniz böyle değil mi?”
 “Ne âdeti?!” der Hoca.
 Cemaat da toplanmış, merak ve şaşkınlıkla olayı izlemektedir o sıra.

Der ki meczub bu kez:
“Hocam ben namaz kılmak için girdim camiye,
şöyle kendime uygun bir yer ararken içeridekilere baktım,
gördüm ki herkesin sırtında bir şeyler var. Zannettim ki adet böyledir,
ben de şu odunları yüklendim geldim işte, neden kızıyorsun?
Kızacaksan herkese kız, tek bana değil!

Hoca şaşırır: “Benim sırtımda da mı var?” der..
“Evet” der meczub, “Hepinizin sırtı yüklü!”
Cemaatte ise hafiften “deli işte!”
manasına,bıyık altından gülüşmeler başlamıştır.

Meczub bu kez öne atılır ve tek tek cemaati işaret ederek,
saf bir çocukça, heyecanla bağırır:

“Bak bunun sırtında mavi gözlü bir çocuk, bunda kocaman bir elma ağacı vardı.
Bunda kırık bir kapı, bunda bir tencere yemek, bunda kızarmış tavuk,
şunun sırtında yeşil gözlü esmer bir hatun, bununkinde de yaşlı annesi vardı!”

Sonra iki elini yanlarına salar başını sallar ve umutsuzca;
“ Boş yok, boş yok hiç! diye tekrarlar.
 O böyle söyleyince, herkes dehşet içinde şaşkınlıkla birbirinin yüzüne bakar!

Aynen doğrudur dedikleri çünkü;
Kimi doğacak çocuğunu düşünüyordur namazda,
kimi bahçesindeki meyve ağaçlarını,
biri onaracağı kapıyı,
diğeri lokantasında pişireceği yemeği..
Biri açtır aklında yiyeceği tavuk,
birinin sırtında sevdiği kadın,
diğerinde de bakıma muhtaç annesi vardır.

“Peki söyle bakalım bende ne vardı?” der, bu kez endişeyle Hoca..
 O da der ki:
“Zaten en çok da sana şaştım hoca! Sırtında kocaman bir inek vardı!

Meğerse efendim, hocanın ineği hastaymış,
“öldü mü ölecek mi?” diye düşünürmüş namazda..

“Harâbât ehlini hor görme sakın, defineye mâlik viraneler var.”
Bildirince bildiren, yüreği olan görüyor elbet.."
Portakal

Materyalist öğretmen, öğrencisine:
- Söyle bakalım, demiş. Allah nerede? Eğer bilirsen portakal vereceğim.

Öğrencinin cevabı şu olmuş:
- Siz bana O'nun olmadığı yeri gösterin,
ben size portakal bahçesini vereyim.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder